Ne Var Ne Yok Dilbert? - 1


Sevgili Nezih Danyal,

Benim için yıllığınıza bir yazı yetiştirmek ne kadar önemli, bilmem düşünebilir misiniz? Güzel ülkemize uzak düştüğüm, anamın sütünden tatlı dilimizi doya doya konuşamaz olduğum, ruhumun derisi dediğim o dilde yazmadığım yirmi bir yıl oldu. O bakıma yılda bir kerecik olsun, Türkçemizde bir-iki satır yazmak canıma can katıyor. Kısa bir süre için de olsa, her köşesinde bir güzellik saklı İstanbul'u, havasının her zerreciği tarih dolu Anadolu'yu ziyaret etmiş gibi oluyorum. Siz de eşi görülmemiş bir cömertlikle, benim abuk sabuk yazılarıma yıllığınızın sayfalarını açıyorsunuz. Sağ olasınız.

Ne yazık ki çok üzülerek bu yılki antolojinize katkıda bulunamayacağımı bildirmek üzere bu satırlari yazıyorum. Doğrusu geçen yılda da politika-karikatür konusunda - geçen yıl konunuz buydu değil mi - yazmaya çok heveslenmiş, hatta bir hayli hazırlık bile yapmıştım. Kırımlı düşünce adamı, İsmail Gaspıralı Bey'in zamanında Azerbeycan'da çıkan Molla Nasrettin'deki karikatürlerde nasıl ele alındığını, değişik karikatürlerde Gaspıralı'nın düşüncelerinin nasıl destek ya da eleştirisi konusu olduğunu ele almayı düşünüyordum. Böylelikle hem karikatür-politika konusunda bir-iki düşünce geliştirmiş, hem Türkiye'mizde hemen hiç üzerinde durulmayan Kırım davasına azıcık da olsa dikkatleri çekmiş olurum diye umuyordum. Ne yazık ki kısmet değilmiş.

Bu yılkı konu ise, arkadaşlarımın deyimiyle tam bana göreymiş: Yaşamımın son iki onyılında bilgisayar alanında çalışmış biri olarak, karikatür ve biletişim konusundan bana daha uygun ne olabilirmiş? Evet, benim aklıma ilk gelen de, ilk mesleğim olan felsefe ile bilgisayar alanlarını kesiştirip, oradan konuya yaklaşmaktı. Diyordum ki, Karikatüre Bilgisayar Felfesi Açısından Bir Bakış diye bir araştırma yapayım. Bilgisayarın biçimsel dil dünyası, karikatürün çizgisel dil evrenine yansırken nasıl bir değişime uğruyor? Bu soruyu irdeleyeyim. Acaba Chomsky sonrası dilbilimsel kuramlardan hangisi bu değişimi açıklamaya en uygundur? Belki de Oxford tipi ya da Derrida kaynaklı bir analiz de bu konu için en yerinde yöntem olabilir ve belki sonradan da Değerli Hocam Dr. Teo Grünberg'le birlikte bir çalışma yapar, Journal of Philosophical Logic'de bir yazı bile yayımlarız diye düşünüyordum. Neden olmasın? Caricature Logic - A Formalization Of Visual Language Of Cartoons Based On Multivalued Dynamic Metatheory. (Karikatür Mantığı - Çizgi Resim Dilini Akımtısal Çokdeğerli Öte-Kurama Dayalı Bir Biçimleştirme Denemesi.)

Ama bu düşünceler bir-buçuk ay kadar önceydi. Ne yazık ki, bu 2002 yılı çok hızlı başlamış oldu. İşteki işler öylesine vaktime el koydu ki… İşte tam cümlemin burasında sanki size anlatmak istediğim durumun ne olduğunu örneklemek istercesine, içeri Dilbert giriyor

Dilbert Odama Geliyor
Adnan Hoca diyor… Tıpkı ODTÜ'deki öğrencilerimin bizlere, ama daha da çok hademelere kullandığı saygı tonuyla, Adnan Hoca diyor. Hınzır hoca lafını da nereden öğrenmiş diye düşünürken, kendini karşımdaki iskemleye bırakıyor. Yine de ben bir Amerikalının ağzında Hoca, ya Nasrettin ya da Enver Hoca gibi bir renk kazanıyor diye düşünüyorum, Dilbert ise, ah, diyor, her sabah kalkıp çizgi-resim çerçevelerinin içinde uyanıyorum. Gün boyu birinden ötekine, ötekinden berikine koşturuyorum. Odacığımda bilgisayarımda çalışıyorum. Birtakım saçma sapan toplantılarda aptal aptal oturuyorum. İkide bir içimi bir boşluk kaplıyor. Varoluşsal bir hiçlik! Herkesler bir biçimde bir şeyler ortaya koymaya, bir şeylere katkıda bulunmaya, bir şeyler yaratmaya calışıyor. Benim yaşamdaki tek görevim sabah-akşam hokkabazlık etmek. Ah, Adnan Hoca böyle yaşamın anlamı ne ola?

Dilbert'cim, diyorum, mizahın insan yaşamındaki yerini küçümseme. Hele seninkinin türünden mizahın. Dilbert, bak bunu yüzüne karşı söylüyorum: Sen her bilgisayar mühendisinin yaşamının ışığısın. Senin öykülerin, güldürülerin olmasa, bu zavallı mühendisciklerin günleri nasıl geçer? Ne zaman ne isteyeceği belli olmayan yönetici takımının bunca saçmalığına nasıl dayanırlar? Şöyle çık bir dolaş ortalığı, pek çok mühendisin odacığının duvarına senin çizgili öykülerinden birisini iliştirilmiş bulursun. Senin bebeklerin, senin adını taşıyan kahve bardaklar masalarında. Dilbert, Dilbert, Dilbert… Senin bu insancıkların günlerine katkın saymakla bitmez. Dediğim gibi, ne zaman bir mühendis kendini deli saçması bir durum içinde bulur, hemen senin öykülerinden birisinin sözünü eder, sözünü etmezse aklından geçirir. Dilbert, senin içlerini açan mizahın olmasa bu zavallıların günleri nasıl geçer?

Ama Adnan Hoca, diyor Dilbert, söylediklerinde doğru olmasına doğrusun ama, benim yaşamım sanısal bir yaşam. Yaşamım dediğin gibi bir anlam taşıyorsa, bunun tek nedeni gerçek bilgisayarcıların yaşamında mizaha hiç yer olmamasından. Gerçek bilgisayarcılık yaşamamızda günlerimiz nasıl geçiyor? Tek yaptığımız…Geç bilgi sayarın karşısına, dik gözlerini ekrana, vur babam vur tuşlara… Arada bir de farenin sırtına yapıştır avucunu… Bir ileri, bir geri, şenletelim bu yeri… Sam Madams hergün birşeyler uydurup gazetedeki yerlerini dolduruyor, paracıkları cebine indiriyor ama… Benim gerçek yaşamım, biz gerçek bilgisayarcıların yaşamı tekdüze bir asık suratlılık içinde akıp gidiyor… Gülmek değil, gülümseyen bir yüz bile görmeden geçip giden aylarım oluyor. Allah için söyle Adnan Abi - hayda diyorum ben kendi kendime, ne cingoloz adam bu Dilbert, abi demesini de öğrenmiş bir yerlerden - Adnan Abi şunca yıldır bilgisayar mesleğindesin, karikatürlük, karikatüru yapılacak bir durum yaşadın mı?
Ooooo o kadar çok ki, diyorum, saymakla tükenmez.
Öyle ise anlat birisini diyor.

Dilbert'e Başımdan Geçen Bir Olayı Anlatıyorum
Sevgili Dilbert, sen çizgili resim çerçeveleri içindeki yaşamındaki yabancılaşmadan, sırf insanları güldürmek için düşünülmüş günlük yaşamındaki mizah-sız-lık-tan yakınıyorsun. Bir de benim anadilimi, yurdumu, işimi, mesleğimi geride bıraktıktan sonra yaşadıklarımı düşün. Bir kültürden bir başka kültüre geldiğinde ilk ayırdına vardığın yaptığın esprilerin hiçbir yere varmaması… En esaslı sandığın espriyi yaptığında bile çevrendekiler ya hiç farkına varmıyor, ya da aptal aptal yüzüne bakıyor. Düşün, benim buralara geldiğimin üzerinden yıllar, bilgisayar alanına kaydığımın üzerinden aylar geçmiş, söylediğim esprilerin tümü boş gözlerde yok olup gidiyor. Bu eksiklik, bu gerekseme sana bir lüks gibi gelebilir. Gurbet duygusunun en acılı hançeri diyorum, içimde kalmış şairlik heveslerimin dizginini tutamayarak.
Biliyorum, Adnan Abi, diyor, Sam abiminin de en güzel esprilerine bakıp bakıp da yüzlerinde bir damla gülümseme bile bitmeyen okuyucular biliyorum. Elbette hepsi de yönetici takımından… Herifler kendilerini öyle ciddiye alıyor ki…

Ben devam ediyorum:
Bennett Sharp'ın Öyküsü
Yıllarca önce çalıştığım yerde, Bennett diye bir arkadaş var. Benett, Benett Sharp… adını adım gibi hatırlıyorum. Benett zekinin zekisi bir arkadaş. Sözüm meclisten içeri son derece yetenekli. Üstelik de çekirdekten yetişme. Bütün bilgisayar bilgisini, bahriyede iken, labrotuvarlarda onu bunu kurcalayarak edinmis. Makina bozukluklarını yakalamakta, alt-düzey hatta aygıt dilindeki yazılım yanlışlarını yakalamakta üstüne yok. Gel gör ki bu sefer, patronunun bu program çalışmıyor, Bennett şuna bir göz atıver diye önüne koyduğu sorunu çözecem diye göbeği çatlıyor. Yazılımı satır satır gözden geçiriyor. Satır satır, komut komut herbirşey doğru gibi gözüküyor. On altı köklü biçimde basıyor yazılımı. Satır satır, komut komut inceliyor… satır, satır, komut komut herbirşey doğru gibi gözüküyor. Bizim Bennettcik çatlayacak. Ben yanına geldiğimde on-iki olmuş, gecenin on-ikisi yani… Seninki bilgisayarın karşısında yere oturmuş, ekranda, iki köklü sayılar akıp gidiyor

1000010111111
0011111111100
1111000000011
1111000000010
1111000000000
1111000000000
1101000000011
1000010111111
0011111111100

Öyle bir süre duruyorum Bennett'in yanında. Benim varlığımın farkında bile değil. Sonra usulca parmağımı ekranın sol alt köşesine uzatıyorum. İşte Bennett diyorum, şurada senin problemin. Seninki bir süre kımıldamıyor. Sonra bana dönüyor. Elbiseleri bumburuşuk, saçları darmadağın, üç gündür traş olmamış belli.
Ama yüzünde bir gülümseme.

Şaka ediyor olmalısın, diyor. Evet, şaka ediyorum, diyorum.
Dilbertciğim, nasıl anlatsam sana, dünyalar benim oluyor. Ülkemi bırakıp sanki vurmuşum denizlere, aylarım, yıllarım, uçsuz bucaksız okyanusta geçmiş; bunca zamandan sonra ilk defa bir kara parçası görüyorum sanki.

İlahi Adnan Abi diyor Dilbert… sonra bir süre duruyor. Fena değil, hiç fena değil. Bir karikatür çıkar bundan, iki bilgisayar mühendisi ekranın karşısına dikilmiş, ekranda birler sıfırlar. Biri parmağını ekranın alt köşesine dayamış. İşte sorunumuz diyor. Sam abiye söyleyeyim, öykülerinin birinin bir yerinde kullanabilir belki.
Bilmiyorum Dilbert, diyorum, o gerçek anın dışında, durumdaki espri bir karikatürde nasıl yakalanır? Oldum olası karikatürcülere hayranımdır. Nasıl yaparlar, bir iki firça darbesi, bir iki kalem çizgisiyle nasıl yakalarlar çok karmaşık bir durumdaki ince bir espriyi?


...devam edecek

Adnan Adam Onart

"Bu yazı daha önce 8. Uluslarası Ankara Karikatür Festivali Yıllığı'nda yayınlanmıştır. Nezih Danyal'a teşekkür ederiz."

Yazıyla ilgili görüş ve yorumlarınızı onart@acm.org veya yorum@teknoTurk.org adreslerine yollayabilirsiniz.