|
Ne Var Ne Yok Dilbert? - 2 |
|
Bu yazının birinci bölümüne ulaşmak için tıklayınız. Dilbert'in Öyküsü Adnan Abi, diyor yine Dilbert, yüzünde en hınzırından bir ifade ile. Sen bu olayı anlatınca, nedense benim de aklıma yıllarca önce yöneticilere oynadığım bir oyun geldi. Bundan önceki çalıştığım yerde, şirketin başkanı - aslında mühendislikten gelme sıkı bir adamdı - bir duyuru yayımlıyor: görevlerini daha iyi yapmaları için, bölümlerinde çalışan mühendislerin ne türden bir iş yaptıklarını daha iyi anlamaları için yöneticilerin az bir şey yazılım öğrenmelerini buyuruyor. Çok da iyi kalpli bir adam, C ya da C++ değil, Visual Basic bile öğrenseler, bu işe yeter diyor. Adamlara öğretmenlik yapmak da bizim binada her nedense benim üstüme kalıyor. Güzel güzel ders notları hazırlıyorum. Adamları bizim öğrenim laboratuvarına topluyorum. Kısa bir girişten sonra ilk ödevlerini veriyorum. Ekranda "Günaydın yeryüzü!" sözünü gösterecek kısa bir program yazınız. Gözünün önüne geliyor değil mi? Hepsi bir PC'nin başına oturmuş, bir tuşlara bir ekrana bakıyorlar. Ben ise onlara yüzüm dönük, öğretmen bilgisayarının başına geçiyorum. Benim bilgisayardan istediğim öğrencinin ekranını görebildiğim gibi, istediğim ekrana benim bilgisayardan mesaj görüntüleyebiliyorum. Aradan on dakika, on-beş dakika geçiyor… Adnan Abi, bu yönetici takımı - sözüm meclisten dışarı - öylesine kabız ki, böylesine basit bir programı yazmakta bile anaları ağlıyor. Düşün Adnan Abi, aralarında MBA'siz bir adam yok, ama yine de en enayice soruları sormaktan geri kalmıyorlar. Dilbert, escape tuşu nerede? "Günaydın yeryüzü!"nü büyük harflerle mi yazacağım? Sondaki nida yerine soru işareti koysam, programım yine de çalışır mı? Dediğim gibi aradan on dakika geçiyor, on beş dakika geçiyor, programını ilaçlık olsun bitiren bir Allah'ın kulu yok. Artık kafam atıyor. Oturup kısa bir Java programı yazıyorum ve az sonra hepsinin ekranında kocaman harflerle şu sözler beliriyor; İçinizden biri, istemeyerek ctrl + prnt scrn tuşlarına bastı. 37 saniye sonra bu odadaki bütün bilgisayarlar patlayacak. Lütfen paniğe kapılmadan, bu odayı boşaltınız. 36, 35, 34, … Önce odayı bir sessizlik kaplıyor. Sanki birden bire yanar nesnelere dönüşmüşler gibi klavyelerden, farelerden eller çekiliyor. Şöyle birbirlerine bakıyorlar. 33, 32, 31, 30, 29… Sonra sessizlik içinde, bana bakmaya cesaret etmeksizin, süt dökmüş kediler gibi odayı terketmeye başlıyorlar. Allah aşkına söyle Adnan Abi, bundan güzel karikatür öyküsü olmaz mı? Birinci karede Dilbert beyaztahta karşısında, en ön sırada Bay Saçları Sivri,… Sonra birden duruyor. Yahu diyor, Sam abime bir e-posta atayım belki bu öykü bir işine yarar. Sağolasın, Adnan Abi diyerekten odamdan çıkıp gidiyor. Saçları Sivri Odamda Bitiyor Şöyle durup bir dinlendikten, şirketin yönetmeliklerine aykırı olaraktan odamda demlediğim çayımdan bir yudum aldıktan sonra, Sevgili Nezih Bey, size yazmakta olduğum mektuba dönüyorum. Bu Amerika öyle bir yer ki… Daha ilk cümlemi bitirmeden bu kez, Dilbert'in yöneticisi Bay Saçları Sivri odamda bitiyor. Ednin diyor, sanki babasının oğluymuşum gibi. Bu hiçbir yakınlığım olmayan insanların adımı doğru dürüst söyleyememesinden geçtim, düpedüz Adnan demesinden bir hayli gıcık kapıyorum son zamanlarda; öyle ki bundan sonra gideceğim iş yerinde adımın Adnan değil, Adnanbey olduğunu söyleyeceğim diye düşünüyorum. Her ne ise, Bay Saçları Sivri'nin yüzü alı al moru mor. Hayrola Sivri diyorum, tatsız bir durum mu var? E biraz öyle diyor. Az önce en dertli mühendisim olan Dilbert'in senin odandan çıktığını gördüm. Böyle bir davranışın biz yöneticilerin arasındaki centilmenlik törelerine uymadığını hatırlatmak üzere odana geldim. Kendi takımındaki mühendislerin kafalarına sakıncalı düşünceler soktuğun yetmiyormuş gibi, şimdi benim bölümümdeki kuş beyinlilere de… Bak Sivri, diye sözünü bitirtmiyorum. Bir kere, Dilbert'i odama ben çağırmadım, kendisi geldi. Adamı durup dururken, kapı dışarı edecek değildim ya. Üstelik konuşa konuşa da mizahın günlük yaşamımızdaki yeri, bilgisayar mesleğinin karikatürlere nasıl yansıyıp yansımadığı gibi konularda zararsız bir sohbet ettik. Saçları Sivri bir an duruyor. Sanki gözlerini tavanda koşuşan bir yaratığı yakalamak istercesine yuvarladıktan sonra, çok ilginç diyor. Sanırım her ikiniz de hemen konuyu bilgisayar mühendisleri ve o mühendislerin parlak zekaları, yaratıcı yetenekleri açısından ele almışsınızdır. Ah altı delik nafile dünya diyerekten bir iç çekiyor Saçları Sivri. Hem sabah akşam elalemin bir türlü büyüyememiş şımarık çocuklarıyla, o çocukların kocaman egolarıyla uğraşacaksın, hem de Sam Adam gibi bir hainin her gün gazetelerdeki alaylarına, hakaretlerine maruz kalacaksın. İyi kötü bir bilgisayar diploması alır almaz, kendini Paul Newman sanan… Paul Newman da işe nereden girdi diyerekten aklım dağılırken, birden Saçları Sivri'nin bilerek ya da bilmeyerek Von Neumann'a Paul Newman dediğini hatırlıyorum. Aklım yeniden konuşmamıza döndüğünde sizinki hala yakınıp sızlanıyor. Ben Princeton'dan MBA'yemi boşuna mı aldım… Bu iki satır yazılım ortaya çıkarttım diye dünyayı ben yarattım dercesine ortada dolaşan çoluk çocukla uğraşmak kolay mı sanıyorsun. Ama Saçları Sivri, benim bir şey sandığım filan yok, diyecek oluyorum. Sizinki sözlerini sanki ben odada yokmuşum gibi sürdürüyor. Bilgisayarda mizah ya da çizgi resimlik konu arıyorsan asıl biz yöneticilerin yaşamına bakmalısın. Ben sana bir yönetici öyküsü anlatayım, ne demek istediğimi anla. Saatime bakmama, ama Saçları Sivri dememe aldırmadan, öyküsüne başlıyor. Bay Saçları Sivri'nin Öyküsü Her zaman böylesine dördüncü sınıf bir şirkette çalışmadım, diye başlıyor öyküsüne Saçları Sivri ve sözlerini şöyle sürdürüyor. O günlerde endüstrinin en ileri gelen fare yapımcısı olan, XYZ şirketinin araştırım ve geliştirim bölümünün başkan yardımcısıyım. Yine ekonominin güç bir döneminden geçiyor, yine çok kısıtlı bütçelerle çalışıyoruz. O kadar ki işten şu ya da bu biçimden ayrılan her beş mühendisin yerine ancak bir adam alabiliyoruz. O bakıma alınan her adamın alanının en iyisi olduğunu belirlememiz gerekli. O yüzden de öylesine alışa gelmiş, sorgu-sual, görüşme-sohbet, hatta ayak üstünde sınav yöntemlerine bel bağlayamıyoruz. Yönetici iç güdüm hemen durumun ciddiyetini derinlemesine sezgiliyor. Hemen personel müdürünü çağırıp, yönetimimdeki alt-bölümlerin başlarına haber salıp tez elden bir toplantı düzenlenmesini söylüyorum. Kadın kolları sıvazlıyor hemen. Sağa sola telefonlar, sola sağa elektronik postalar… Böylelikle sadece bizim kentteki değil, bütün batı yakası, doğu yakasındaki mühendislik yöneticileri üç gün içinde toplanıyor. Böyle önemli bir konudaki toplantıyı telefon kesintileri, mühendis vızıltıları ortasında yapamayacağımız için, kentin en lüks otelinin en lüks toplantı odasını üç günlüğüne kiralıyoruz. Ve hemen en yoğun, en yaratıcı bir beyin fırtınasını başlatıyoruz: Beyaz tahtaları rengarenk yazılar-çizilerle dolduruyoruz, odanın dört bir duvarını her biri çok değişik bir açıdan ortaya atılmış önerileri içeren koca sayfalarla donatıyoruz. Üç gün, üç gece, deliler gibi çalışıyoruz, en akla gelmedik görüşleri bile en büyük bir ciddiyetle tartışıyoruz. Uzun süren çekişmelerin sonunda otuz-iki öneriden önce beşini, daha sonra üçünü, en sonunda da ikisini son karar için aday olarak kenara ayırıyoruz. Kısa bir görüşmeden sonra, ülkenin en önde gelen dedikodu dergisinin burç falı uzmanını tutmamızı öneren görüş de kenara itiliyor. Böylece, üç gün üç gece çabalamayla da olsa daha ilk gün ortaya koyduğum öneri kabul ediliyor. Buna göre, Stanford Üniversitesi'nin Parapsikoloji Bölümü'nde ruh-ötesi olaylara inanma ile kişi yaratıcılığı arasındaki ilişkiler konusunu inceleyen yayımları ile ülke çapında bir yetkelik kazanmış, Profesor Deepak Thopra'yı danışman olarak tutuyoruz. Profesor Thopra en parlak dört doktora öğrencisiyle beş haftalık bir inceleme yapıyor ve sonunda inanılmaz bir teknikle karşımıza çıkıyor. (Bu teknikle ilgili ögrencileriyle birlikte hazırladığı yazı yıllarca sonra Harvard Journal of Business Savy and Shrewdness dergisinde yayımlandı. Bakınız Ocak-Subat 1985, sayı 38, sayfa 307-405; The Reverse Functional Relationship Between The Cognitive Attitudes Toward Paranormal And Creativity Traits Of Engineering Psyche - A Quantitative, Developmental Approach) Bu o beş haftada geliştirilen tekniğe göre, adayları alışmış biçimde görüşmeye çağıracağız ve ilk dört kişi bilinen anlayışla görüşmelerini bitirdikten sonra, şirketin yıldızı durumundaki baş mühendisimiz adayı yazılım dillleri konusunda sıygaya çekip, hiç akla gelmedik bir sorun konusunda en olmadık bir dilde bir yazılım geliştirmesini söyledikten sonra, aday benim odama getirilecekti. Bu süreçte en önemli rol bana düşüyordu. Ben de önce sade suya bir iki soru sorduktan, bir iki yorum yaptıktan sonra, hiç olmadık bir öykü anlatacaktım. O olmadık öyküyü de Profesor Thopra kendi eliyle hazırlamıştı. Daha doğrusu Amerika'nın en büyük öykücüsü ve edebiyat adamı… Hay Allah adı neydi… John Downtike ile birlikte yazmışlardı. (İlginçtir bu öykü de yıllar sonra çok garip bir raslantı sonunda ünlü The Net Worker dergisinde yayımlanıyor. İşin aslı şöyle: Thopra ile Downtike, bir kahvede oturup konuyu tartışırlarken, Downtike bir kağıt peçete üstüne öyküsünün anahatlarını çiziştiriyor. İki ahbap kahveden ayrıldıklarında da bir garson çocuk o kağıt peçeteyi alıp 2500 dolar karşılığı, The Net Worker dergisinin o zamanki yayımcısı Tina Grown'a satıyor. Tina Grown da gerekli izinleri aldıktan sonra, öyküyü kağıt peçetede olduğu biçimiyle ama bir şiir olarak yayımlıyor. Bakınız John Downtike, A Sonnet for Electronic Angst, The Net Worker, Aug. 22, 1986, p. 101-102.) ...devam edecek Adnan Adam Onart "Bu yazı daha önce 8. Uluslarası
Ankara Karikatür Festivali Yıllığı'nda yayınlanmıştır. Nezih Danyal'a
teşekkür ederiz." |