|
Ne Var Ne Yok Dilbert? - 3 |
|
Bu yazının birinci bölümüne veya ikinci bölümüne ulaşmak için tıklayınız. Profesor Thopra ile John Downtike'ın Öyküsü Şirketlerden birinde, şirketin an ve an işlemesini sağlayan bilgisayar ve o bilgisayarın yedeği ansızın ve ardarda bozuluyor. Alıp yerine yeni makinalar almak mesele değil, ama bu bilgisayarların üzerindeki veriler öylesine önemli ki, son andaki güncelliklerinden kırkaltı salise eskimiş olsa, bütün şirketin mali durumunu sarsılması işten bile değil. Şirket, bilgisayarlarının bakımı için tuttuğu şirketi, o şirket de, o türden bilgisayarların onarımı için tuttuğu şirketi haberdar ediyor. Helikopterlerle teknisyenler getiriliyor. Daha helikopter havadayken üç analist durumun ayrıntılarını teknisyenlere anlatıyor. Teknisyenler hemen bodrum katına koşturuluyor ve hemen kolları sıvayip ana bilgisayarın orasını burasını kurcalıyorlar. Yedek aygıtın, belleği dışında bütün parçalarını değiştiriyorlar. Ama hiç bir sonuç yok. Bu arada şirket yetmiş iki tane muhasip, otuz beş tane NY'ın en hızlı bisikletli habercisini tutup, kocaman bir salon içinden hiç durmamacasına çalışarak durumu idare ediyor. Muhasiplerler harıl harıl hesapları yapıyor, haberciler de bisikletleriyle salonun bir ucunda bir ucuna sonuçları yetiştiriyorlar. Elbette bir yandan da bilgisayar onarım girişimleri aynı yoğunlukla süregidiyor. Üç saat sonunda sonuç alamayınca, bu onarım şirketlerinin işlerine son verilip, yerlerine iki yeni şirket tutuluyor. Bu şirketlerden biri ana bilgisayarı, öteki yedek bilgisayarı onarmakla görevlendiriliyor. Dördüncü günün sonunda hala hiçbir sonuç yok. Dördüncü gün Şirketin, Baş Teknoloji Görevlisi'nin önerisi ciddi olarak tartışılmaya başlanıyor. Gerçekte adamın, o zamanki cumhurbaşkanın karısının çok yakın arkadaşı olan eşi bu öneriyi ortaya koyuyor. Şöyle diyor kadın: aklın, bilimin, teknolojinin sınırlarını tanımak, akıl-ötesi, sezgisel, doğa-üstü güçlere başvurmasını bilmek gerçek bilgeliktir. Tanrı bize aklı, şeytanla kendi silahını kulanarak mücadele edelim, akıl-ötesi yetileri ise, akılla köşeye sıkıştırıldığımız anlarda düşmanı yenebilelim diye vermiştir. Bu görüşlerine dayanarak kadın, bu bilgisayar sorunun temelinde bir şeytan oyunu olduğunu söylüyor. Ancak güçlük şurada: şeytan dediğin tek bir yaratık değil. Bu çok değerli bilgisayarları durduran şeytanların hangisi? Hiristiyanlığin günümüzdeki akıllara sığmaz gelişmesine öfke duyarak İsa'ya karşı savaş açan İblis mi bu oyunları oynuyor; yoksa topraklarında sigara satma hakları kısıtlanan Kızılderili ruhların kızgınlığının ürünü mü bu durum? Kadın bunu bilemiyor. Bunun üzerine Vatikanın Şeytan Çıkarım Duaları Ve Davranımci Skinner Psikolojisi Arasındaki Benzerlikler konusundaki doktora çalışması (Bu tezin bir kopyasını Vatikan arşivleri ya da ABD Library of Congress'inin Fazla Bilimsel Yayımlar bölümünde bulabilirsiniz. Arayacağıniz başlık: Similarities Between Exorcistic Prayers and Skinner's Behavioristic Psychology) ile ün salmış Boston'lu Kardinal Agop Şeytançıkaryan, şirketin özel jetiyle en yakın hava alanına getiriliyor. Bu arada da, Las Vegas'ta sırf sol eliyle poker oynamasıyla ün kazanmış, emekli büyücü Joseph Kornası-Ötmez'i alıp getirmek üzere şirketin bir değil, iki helikopteri acele Nevada'ya gönderiliyor. Saçları Sivri'nin Öyküsüne Geri Dönüyoruz İşin püf noktası burada: karşımda şaşkınlıklar içinde oturan adaya anlatageldiğim öykünün tam burasında, önceden planladığımız üzere telefonum üç kere çalıyor, önce aldırmıyorum, dördüncü çalışta telefonu açıp sert bir sesle, Ne var? Görüşmedeyim diyorum. Sonra çok önemli bir şey duymuş gibi, Öyle mi, öyle mi diyorum. Sonra dalgın gözlerle karşı duvara bakarak. Özür dilerim, çok özür dilerim diyerek, odamdan çıkıyorum. Aday odamda yedi dakika on beş saniye yanlız bırakılıyor. Bu sürenin yedi dakika onbeş saniye olması çok önemli; çünkü Profesor Thopra'nın o güne kadar labratuvarda yaptığı deneyimlere göre, şempazelerin yüzde sekseninde boş dururken sıkılmaya başlamaları üç dakika yetmiş saniye alıyor. İnsanlarda ise, statistik uzatımlar yapılırsa, bu süre yedi dakika ondört saniye olarak görülüyor. Odada yalnız bırakılan aday, böyle yavaş yavaş sıkılıma doğru kayarken, arkamda duran takvimin gizlediği üç delikten Thopra'nın üç ögrencisi adayın yüz ifadesini dikkatle izliyor. (Ne yazık ki, biliyorsun, böyle şeyleri izinsiz olarak filme çekmemiz anayasamızca yasak). Benim odadan ayrılışımdan yedi dakika on beş saniye geçtikten sonra, hemen hemen aynı anda Thopra'in öteki iki öğrencisi biri Kızılderili büyücü kılığında, öteki tam teşkilat bir Katolik papazı kılığında odaya girip yerleri süpürmeye başlıyor. Bu deneyimin en önemli anı: aday önce hangisine bakıyor? Öne doğru eğiliyor mu? Ayağa kalkıyor mu? Öne eğilerek mi ayağa kalkıyor? İşte Thopra'nın çağ açıcı kuramına göre, bu her küçük ayrıntı adayın yaratıcılık ve konusunu ne ölçüde sağlam bildiği konusunda çok önemli bir ip ucu veriyor. Öyküsünün burasında, Bay Saçları Sivri, durup derin bir soluk alıyor, yine gözleri sanki tavanda koşuşan bir küçük böceğin ardından koşuşuyor. Birden çok büyük bir keşif yapmış bir bilim adamı gibi, bu anlattığım öyküden bir güzel karikatür dizisi çıkmaz mı, diye haykırıyor. Önce öykünün arka düzlemini anlatıyoruz. Sonra her bir karede birer birer seninkileri görüyoruz. Bir yanda Kızılderili, bir yanda Papaz, baş mühendis Felix iskemlenin üstüne sıçramış, bir kare bu. Öteki bir karede, Dexter kapıya doğru koşuyor. Başka bir karede Dilbert iskemlenin altına saklanmiş, Dogbert, Dogbert, yardım, yardım diye bağırıyor. Son karede de ben profesörün ögrencileri ile takvimin sakladığı aynanın arkasında katıla katıla gülüyoruz. Şu Sam'ı anlamıyorum doğrusu… böyle güzelim… Saçları Sivri sözlerinin burasında ansızın yerinden sıçrıyor. Az birsey de kıkırdamaya başlıyor. Şaskınlığım geçer geçmez anlıyorum ki, cep telefonunu sessize koymuş, titreşim Sivri'nin göbeğini gıdıklıyor. Bir tabanca çeker gibi, telefonunu kemerinden çıkarıyor. Minik ekrandaki numarayı görür görmez de, özur dilerim, Ednin, özür dilerim Ednin, diyerek odamdan çıkıp gidiyor. Amy Van Furyan Odamda Sevgili Nezih Bey, olayların burasında ben iyice bir umutsuzluk içine giriyorum. Ne size başladığım mektubu sürdürebiliyorum, ne az önce demlediğim çayımı şöyle bir ağız tadıyla içebiliyorum. Nitekim, acaba öğlen yemeğine gitme zamanı geldi mi diye saatime bakarken personel bölümü müdiresi, Amy Van Furyan odamda bitiyor. Bunun da yüzü alı al moru mor. Galatasaray'da hocamız olsa, mutlaka Mayın Nebahat diye ad takacağımız bir görünümde bir kadın bu Amy. Her davranışı, her sözüyle mühendislerin personel bölümüne anti-personel bölümü demesinin ne denli yerinde olduğunu bir bir kanıtlıyor. Ednin, diyor Amy Van Furyan. Artık burama gelmiş. Adnanbey diyorum, benim adım Adnanbey. Öyle mi diyor, ama bizim kayıtlarımıza göre… Sizin kayıtlarınızda bir yanlışlık olmuş diyorum, bilgisayar adımın son üç harfini yutmuş, benim adım Adnanbey. Peki öyle olsun, Edninboey diyor. Ama durum çok ciddi. Sivrinin söylediğine göre ; 1) Sivri'nin bölümündeki mühendislerle kendisinin izni olmadan konuşuyormuşsunuz, 2) mühendislerle mühendislikle ilgili olmayan konularda konuşuyormussunuz. Bakınız diyorum, sabırsızlığımı saklamaya uğraşmadan. Bir kere sözünü ettiğiniz mühendis benim odama geldi. Ben kimseyi buraya davet etmedim. İkincisi konuştuğumuz konu da ola ola bilgisayarcı meslek yaşamımızdan karikatür konusu çıkıp çıkmayacağı, mizahın yaşamımıza getirdiği ferahlık gibisinden konular. Üstelik de…. Oo, diye sözümü kesiyor Van Furyan, bir an durup masamın kenarında duran elektrikli demliğe bakıyor. Biliyorsunuz diyor, odalarınızda, bilgisayarla ilgili olmayan elektirikli malzeme bulundurmak, şirketin güvenlik kurallıklarına göre yasak. Hem yangın tehlikesi, hem terorist merorist… Boynum bükük demliğimin fişini prizden çıkarıyorum. Immm, nerde kalmıştım diyerek, mühendislerin üç kuruşluk dediği aklını toparlamaya çalışıyor Amy. Mizah dedidiğiniz şeyin iş hayatı için ne denli zararlı olduğunu bilmiyor musunuz? Sloan School of Management'da yapılan son çalışmalar ne ortaya koydu, duymadınız mı? İnsan yüzünün kasları düz bir surata oranla, somurturken yüzde üç, ağlarken yüzde otuz sekiz daha çok enerji harcıyor. Bu birşey değil, bu enerji kaybı gülümserken yüzde otuz beş, gülerken yüzde kırk iki eşiklerine ulaşıyor. Elbette çalışanlarımzın oturup ağlamasını somurtuk bir suratla ortada gezmesini istemeyiz; ancak gülümsemek, gülmek adına da, şirketimizin değerli zamanını, karşılığında yüzbinlerce dolar ödediğimiz enerjilerini carcur etmelerine de izin veremeyiz. Amy birşeyler söylemeyi sürdürüyor. Bu konuda yöneticelere ayrı, mühendislere ayrı, pazarlamacılara ayrı bir seminer hazırlamalıyım diyor. Ben ise ekranımda bir aşağı yukarı dans eden topa, ekran koruyucuma bakıyorum. Şöyle bir karikatür geliyor gözlerimin önüne. Dilbert'i elektrikli iskemle gibi bir iskemleye oturtmuşlar, elleri, kolları bağlı, yanaklarına beşer-onar elektirik teli bağlamışlar. İskemlenin sol yan arkasında duran Bay Saçları Sivri bir şaltere sarılmış, yüzünde şeytanca bir gülümseme; Dilbert'in elektrik şokundan bütün vücudu gerilmiş, gözleri yuvalarından oynamış; sağ tarafta arkada duran Amy Van Furyan hem duvara yansıtılmış bir Dilbert karikatürüne bakıyor hem önündeki bir gülümseme-ölçerden sonuçları okuyor: Bu kez yüzde yirmi beş daha az enerji harcadı, lütfen 370 volt veriniz. Gözlerimi bilgisayarımın ekranından ayırdığımda, AmyVan Furyan'ın odamdan çıkmış olduğunu görüyorum. Karnım saatin, öğlen yemek zamanını çeyrek geçtiğini söylüyor. Sevgili Nezih Danyal, ABD'de özel sektörde çalışmak böyle! Yalnızca, sekizden beşe, nerede sekizden beşe sekizden sekize zamanınızı değil, tüm ruhunuzu kapitalizme satıyorsunuz. Değil otutup kalem tadıyla bir yazı yazmanıza, böyle yazıyı neden yazamadığınızın özürlerini iletecek bir mektubu bile kağıda dökmenize izin yok. O bakıma bu yıl da kusuruma bakmayasınız. İnşallah, gelecek yıla diyelim. Bu arada sağlıcakla kalınız. Adnan Adam Onart "Bu yazı daha önce 8. Uluslarası
Ankara Karikatür Festivali Yıllığı'nda yayınlanmıştır. Nezih Danyal'a
teşekkür ederiz." |